HABERLER » Röportajlar » 22 Yaşındayız ve İlk Müşterilerimizden Biri Cem Boyner | ALUMNI UAA - Üsküdar Amerikan Lisesi'nden Yetişenler Derneği

 NİLGÜN AYGEN (UAA’86)

Üsküdar Amerikan Lisesi’nde kültür sanat faaliyetlerinin değişmez ismiydi Nilgün Aygen.
Hatta, ÜAA’da okurken aynı zamanda dışarıdan bale okulunu da bitirdi. Ancak kimsenin beklemediği şekilde, onun yıldızı sanat yerine iş dünyasında parladı. 


Türkiye’nin en büyük insan kaynakları yönetim danışmanlık şirketi Profil’i, üniversiteden arkadaşı Ayşe Öztuna ile birlikte daha 22 yaşında kurdu. Ardından Almanya’ya yerleşip orada kurdukları Profiles International şirketini 15 yılda ülkenin ilk üçü arasına soktu. Aygen, ortağı ve ekibi, bugün her yıl 40 bin Avrupalının kariyerine yön veriyor. Nilgün Aygen, okulunu, lise günlerini, iş hayatını, deneyimlerini ve gelecek planlarını Buluşma’ya anlattı.

15 yıldır Almanya’da yaşıyor. 1991 yılında, daha üniversiteyi bitirmeden, okul arkadaşı Ayşe Öztuna ile birlikte kendi şirketlerini kurdular. Profil adındaki bu şirket, Türkiye’ye ilk defa, insan kaynaklarında ve işe alımlarda psikometrik ölçüm aracı kullanımını getirdi. Öyle ilgi gördüler ki, kısa sürede Türkiye’nin en büyükleriyle çalışmaya başladılar. Birkaç yıl içinde de, ABD’li Profiles International şirketiyle Almanya pazarına ortak girme kararı alacak kadar gözü kararttılar.
Bu girişim için 15 yıl önce Almanya’ya yerleşen Nilgün Aygen, bugün üç ülkeyi birden yönetiyor. Türkiye’de pazar lideri olurken Almanya’da da en büyük ilk üç arasına girmeyi başaran Nilgün Aygen ve ekibinin öyküsünü kendi ağzından dinleyelim.

İsterseniz hemen lise günlerinden başlayalım. Üsküdar Amerikan Lisesi’ne girişiniz nasıl oldu?

Annem Üsküdar Amerikan mezunu. O girmemi çok istiyordu. Babamsa Alman ekolündendi ve ablamı Alman Lisesi’ne göndermişlerdi. Bir gün okulları ziyaret ettik. Alman Lisesi’ni gördüm, Taksim’de gri bir bina. Bir de Üsküdar’a geldim, kocaman bahçe, tenis kortları, her yer yemyeşil... Resmen âşık oldum okula, hiç düşünmedim ve Üsküdar’a karar verdim. Böylece ÜAA maceram başladı. Bir yıl hazırlıktan sonra, üç yıl yatılı okudum. Sonra gündüzlüye döndüm.

Neden yatılı kısmı bıraktınız? Birçok mezun, yatılı okumanın insana büyük katkısını, hatta eğlencesini vurgulamadan geçmiyor.

Yatılıdan ayrılmak zorunda kaldım. Çünkü aslında, iki okula birden gidiyordum. Bir taraftan da bale eğitimi alıyordum. Yatılı kalırken iki okula birden gidip gelmek hayli zor olmaya başlamıştı. Haftada üç gün baleye gidiyordum. Yorucuydu, ama seviyordum. Sonuçta yatılılıktan üzülerek ayrıldım.


KALBİ OLAN YÖNETİCİLER

Balenin yanı sıra okul edebiyat dergisi Serçe’yi de çıkarıyormuşsunuz. Hatta ilk renkli Serçe’yi sizin ekip basmış. Sanat, bale, edebiyat... Bu ilgi nereden geliyordu? Okulla birlikte nasıl sürdürdünüz? Size gelecekte neler kattı?
Bale ve dans aslında benim hep tutkumdu. Yıllarca çok severek dans ettim. Dans öğretmenliği de yaptım, ama tam bana göre olmadığını sonra anladım. Bizim zamanımızda, Türkiye’de balede çok büyük bir kariyer şansı yoktu maalesef. Bugün bile bale için Türkiye çok zor bir yer. Geçmişte çok değerli dansçılarımız oldu. Bugün de çok iyiler var. Ama bakıyorsunuz, dans edecek sahneleri bile yok, Süreyya’da sahneye çıkıyorlar. Bu da çok acı bir şey.

ÜAA’da nasıl bir anlayışla karşılaştınız? Neler öğrendiniz?

Asla ve asla küstah olmadan, alçakgönüllülükle başarılı olabilmek. Okulun verdiği temel bir kültür bu. Entelektüel olmak, başarılı olmak, önemli bir mevkiye gelmek… Çok para kazanmak tek başına yeterli değil. Başarılı olmanın önemli bir kriteri de, sizin ne kadar hayata dokunabildiğiniz ve bunu ne kadar pozitif yapabildiğiniz. Biz Üsküdar’da bunu öğrendik; başkalarını yıpratmadan başarılı olmayı...
Hep şöyle diyorum: Üsküdar bir yönetici profili yaratıyor ama İngilizce bir deyim vardır, “Manager with Heart” derler. Yani kalbi olan yöneticiler yaratan bir okuluz. Bu çok çok önemli.
Üsküdar mezunları, benim hep gördüğüm, son derece disiplinli, çalışkan, ama aynı zamanda çok da sosyal insanlar. İnsan kaynakları alanında uzman biri olarak baktığımda, herkesin, kendi içinde, çok farklı özelliklere sahip olduğunu görüyorum. Bir tek Üsküdarlı profilinden bahsedemeyiz ama, okulun verdiği bir özgüven, disiplin, organize olma kabiliyeti söz konusu.

Üniversite yılları nasıldı? ÜAA’yı aradınız mı? Daha okurken iş hayatına atılmışsınız...

Üniversiteyi Boğaziçi Üniversitesi’nde okudum. İlk yıl PanAm Havayolları’nda çalışıyordum. Bir yandan da bale, matematik, İngilizce dersleri veriyorum. Artakalan zamanda da bugünkü ortağım Ayşe Öztuna ile gazete yöneticisi ve iş adamı rahmetli Arda Gedik’in yanında part-time asistanlık yapıyorduk. Zaten ilk işimizi Arda Bey’in ofisindeki bir masayı kiralayarak kurduk. 1991 yılının Şubat ayıydı ve Ayşe ile ikimiz de hâlâ Boğaziçi’nde öğrenciydik.


İKİ KIZ ÇOCUĞU

İnsan kaynakları yönetim danışmanlığı alanına girişiniz nasıl oldu?
Arda Bey’in ofisinde çalışırken, insan kaynakları konusunda ciddi bir boşluk ve talep olduğunu görüyorduk. Ayşe ile hemen şirketimizi kurduk. O zamana kadar işe alımlar, Coopers, Poyraz ya da OBEY gibi kurumlar tarafından, daha çok klasik yöntemlerle yapılıyordu.
Seçme ve yerleştirmede, değerlendirme ve psikometrik ölçüm araçlarının kullanımını ilk defa Türkiye’ye biz getirdik. Bunun da basit bir sebebi vardı. Henüz 21 yaşındaydık. O kadar genç yaşta, danışmanlık gibi deneyim gerektiren bir alanda iş kurmuştuk. Biz şirketi kurduğumuzda, sektördeki rakiplerimizin büyük çoğunluğu erkekti ve 50 yaşın üstündeydiler. Bir müşterimizin deyimiyle, 22 yaşında ‘iki kız çocuğu’ geliyor ve danışmanlık yapmak istiyor. Şaka gibi bir durumdu aslında.
O zamanlar, rakiplerimiz bizim için, “Onların hiç endüstri tecrübesi yok, sektörleri bile görmemişler,” diyorlardı. Doğruydu, görmemiştik. Biz de bu açığımızın farkındaydık ve “nasıl telafi ederiz” diye düşünüyorduk. Sonunda, “standart ölçme ve değerlendirme araçları, yani analizler getirelim ve bilimsel olalım,” dedik. O zamana kadar, Türkiye’de, bu tür araçlar insan kaynaklarında hiç uygulanmamıştı. Bu tür araçları Türkiye’ye ilk biz getirdik. Açıkçası, kendi deneyim eksikliğimizi kapatmak için bir yenilik getirmiş olduk.

Peki ilk müşterileriniz kimlerdi, işler nasıl büyüdü?

En büyük şanslarımızdan biri de, daha başta, çok iyi isimlerle çalışmamızdı. Örneğin, Alaattin Asna ilk müşterilerimizden biri oldu. O kadar memnun kaldı ki, bizi Cem Boyner’e tavsiye etti. Düşünün, daha yeni işe başlamışız ve Cem Boyner müşterimiz oluyor. Cem Boyner’e, bize o şansı tanıdığı için de hâlâ çok müteşekkiriz. Görevimiz ona kişisel asistan bulmaktı. Ve o gün bulduğumuz isim, bugün hâlâ Cem Bey ile birlikte çalışıyor. Ardından, Pepsi Cola, Oracle, Eczacıbaşı gibi başka büyük ve kurumsal yapılar ile çalıştık. Artık öyle işler yapıyorduk ki, ‘genç misiniz, endüstri tecrübeniz var mı?’ diye soran bile olmuyordu.

Hadi Türkiye için tamam diyelim, ama genç yaşta yurtdışına, hele de Almanya gibi zorlu bir pazara girme fikri nasıl doğdu?

Bizim ikinci önemli çıkışımız, 1994 yılındaki kriz günlerinde oldu. En büyük müşterimiz zor duruma düşünce, ortağım Ayşe ile birlikte, “Biz nerede büyümek istiyoruz, vizyonumuz nedir?” dedik. Tam o günlerde, İsveçli bir şirketten Almanya pazarını birlikte geliştirme teklifi geldi. Onlar da bizim kullandığımız Thomas sisteminin Avrupa haklarını almışlardı. “Almanya’yı birlikte geliştirmeyi düşünür müsünüz?” dediler. Daha 25-26 yaşındayız. İkimiz de tek kelime Almanca bilmiyoruz. İşte o zaman, “ah babam ah” dedim. Almanya, dünyanın dördüncü büyük pazarı ve müthiş bir fırsat. Bize teklifi getiren İsveçli şirketin sahibi Per Falk, İskandinavya’nın en büyük eğitim ve değerlendirme şirketinin sahibiydi. Daha 25 yaşımızda yüzde 30-70 ortaklıkla Almanya ve Almanca konuşulan bu pazarlara girdik. Düşünün, Türkiye’de daha yabancı danışmanlık şirketlerinin temsilcilikleri yeni yeni açılırken, biz Almanya’da kendi şirketimizi kurup sermayemizle yurtdışına açıldık.

Nasıl bir süreç yaşadınız, bundan sonra neler planlıyorsunuz?

İşin içine girince öğrendik ki, İsveç ile Almanya bir hayli farklı yerler. Zor zamanlar geçirdik. Başarılı olmak için başka bir şekilde hareket etmemiz gerektiğini öğrendik. İkna edemedik, ana ortak onlardı. Daha fazla zaman kaybetmeyelim dedik ve 1997’de dostça ayrıldık.
Ben iki yıl Almanya’da yaşadım. Hiçbir zaman Almanya pazarını bırakmadık. O sırada, Odgers Berndtson’ı Türkiye’ye getirmeye karar verdik. Burada Odgers’ı kurduk. Ardından, 1999 yılında ABD’nin en büyük değerlendirme şirketinin Almanya, Avusturya, İsviçre ve Türkiye temsilciliğini aldık. Onların adı Profiles International idi, bizim adımız ise Profil. İsmimiz aynı. Biz şirketi Şubat 1991’de kurduk, onlar da aynı tarihte kurulmuştu. Biz iki ortak, onlar da iki ortak. Tamamen bir tesadüf. Sonuçta Profiles International’ın haklarını aldık. Ben Almanya’ya yerleştim ve şirketi kurduk. Bugün 120 adet sertifikalı çözüm ortağımızla aralarında Deutsche Bank, SAP, Ergo Group gibi Almanya’nın en büyük şirketleriyle çalışan, ülkenin en büyük üç değerlendirme şirketlerinden biri haline gelmeyi başardık. Birkaç yıl sonra Viyana ofisimizi açtık. En son İsviçre’yi kurduk ve burada 20 tane çözüm ortağına ulaştık. İsviçre’de de Allianz, Generali, ABB gibi dev müşterilerimiz var. Her yıl bu üç ülkede toplam 40 bin kişinin değerlendirmesi bizden geçiyor. Buralarda danışmanlık yapmıyoruz. Tamamen ölçme-değerlendirmeye odaklı çalışıyoruz. Avrupa ile birlikte yaklaşık 60 kişilik bir ekibimiz oldu. Halen üzerinde çalıştığımız uluslararası yeni bir projemiz daha var. Merkezi İsviçre olacak global bir girişim hazırlığındayız. Profil olarak yakında inşallah büyük bir sürpriz yapacağız.

Almanca ile kozmik bir ilişkiniz var gibi? Sonunda öğrendiniz mi bu dili?
 
Şunu asla küçümsememek lazım. Bir ülkede yaşayıp başarılı olmak istiyorsanız, o ülkenin dilini konuşmak zorundasınız. Almancayı öğrendim ve sürekli rahmetli babamı andım. 15 yıldır kesintisiz olarak Almanya’da yaşıyorum, babamın içine doğmuş sanki. Lisedeyken, rahmetli beni iki ay Almanya’da dil kursuna göndermişti. Ben de kendime bir Fransız arkadaş bulmuş, iki kız bir de dans kursu ayarlamıştık. Dönüşte, babam Almanca olarak, “Nasılsın?” diye sorunca ve ben cevap veremeyince kıyamet kopmuştu. O zaman, “Bak ileride çok üzülürsün,’’ demişti. Hayatım bir şekilde artık Almanca sürse de, ben yine de Üsküdar’da okuduğuma çok mutluyum. Belli bir yaştan sonra Almanca öğrenmek 15 yaşında öğrenmek gibi olmuyor tabii. Ama öğrendim. Eşim de İtalyan asıllı bir Alman zaten.


***

ÜAA’LI ‘KIZLAR’, HAYAT BOYU BİRBİRLERİNDEN AYRILMIYORLAR
 
Annemlerde görüyorum. Yaşlansalar da arkadaşlarıyla kopmayan bir bağları var. Geçenlerde annem rahatsızlandı. Hastanede yanında her gün mutlaka Üsküdarlı arkadaşları vardı. Doktora yine Üsküdarlı bir arkadaşı götürdü. Bunlar 75 yaşında insanlar. Bir oturuyorlar, çok komikler, hepsi bir ağızdan konuşmaya başlıyorlar. Bir de “Kızlar...” önemli bir kavram. Kızlarla toplandık dediğinde anlıyorum ki, Üsküdar ekibi bir arada. Üsküdar’daki arkadaşlıklar, aradan yıllar geçse de sanki hiç ayrılmamış gibi bıraktığınız yerden devam ediyor. Bu çok güzel bir duygu.

***

İŞ KADINI MI, SANATÇI MI?

“Yazar Tülin Kozikoğlu, benim çok yakın sınıf arkadaşımdır. Aslında bu söyleşide yanımda Tülin’in olması lazımdı. Bütün olayları en iyi o hatırlar, birlikte çok yaramazlıklarımız ve güzel anılarımız oldu. Kimse demezdi ki, ben iş kadını olacağım, Tülin de yazar. Düşünün, ben bale yapıyorum, okul edebiyat dergisi Serçe’yi çıkarıyoruz, deli gibi sanata, edebiyata vermişim kendimi... Bugün ise ben iş kadını oldum, Tülin çocuk kitapları yazarı. Buna hâlâ çok gülüyoruz.”

http://www.ualyetder.org/tr/22-yasindayiz-ve-ilk-musterilerimizden-biri-cem-boyner